Bakan Pekcan: Ülkemizdeki iş süreçlerini kolaylaştırmak konusundaki çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz

Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, bugün yürürlüğe giren, şirket kuruluş sözleşmelerinin ticaret sicili müdürlüklerine gitmeden elektronik ortamda imzalanmasına imkan tanıyan düzenlemeye ilişkin değerlendirmede bulundu.

https://platform.twitter.com/embed/Tweet.html?creatorScreenName=https%3A%2F%2Ftwitter.com%2Fanadoluajansi&dnt=false&embedId=twitter-widget-0&frame=false&hideCard=false&hideThread=false&id=1363086485864472582&lang=en&origin=https%3A%2F%2Fwww.aa.com.tr%2Ftr%2Fekonomi%2Fbakan-pekcan-ulkemizdeki-is-sureclerini-kolaylastirmak-konusundaki-calismalarimizi-kararlilikla-surduruyoruz%2F2151386&siteScreenName=https%3A%2F%2Ftwitter.com%2Fanadoluajansi&theme=light&widgetsVersion=889aa01%3A1612811843556&width=550px

İşletmelerin imza beyanlarının tamamen elektronik ortamda temin edilebilmesine ilişkin yasal altyapıyı oluşturduklarını ve diğer kurumlarla entegrasyon çalışmalarına da başladıklarını bildiren Pekcan, “Süreç tamamlandığında imza verileri Bakanlığımızca elektronik ortamda temin edilerek Merkezi Sicil Kayıt Sistemi’ne (MERSİS) kaydedilecek, böylece ticaret sicili müdürlüğüne gidilmesine gerek kalmadan elektronik ortamda şirket kurma süreçlerinin tamamlanması mümkün olacak.” bilgisini paylaştı.

Pekcan, düzenlemeyle fiziki olarak verilecek imza beyanlarında ticaret sicili müdürlüklerinin yanı sıra noterleri de yetkilendirdiklerine işaret ederek, “Ülkemizdeki iş süreçlerini kolaylaştırmak konusundaki çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. İş dünyamızın da heyecanla beklediği bu yeni düzenlemelerimizin hayırlı olmasını diliyorum.” ifadelerini kullandı.

Eren Operasyonları terör örgütünün kış yapılanmasına ağır darbe vurdu

İçişleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, bölücü terör örgütü tarafından şehit edilen Eren Bülbül’ün hatırasına ithafen başlatılan ve Jandarma Özel Harekat (JÖH), jandarma komando, Polis Özel Harekat (PÖH) ve güvenlik korucularından oluşan timlerin görev aldığı “Eren Operasyon“ları başarıyla devam ediyor.

Örgütün mağara ve sığınakları imha edildi

285 mağara, sığınak ve deponun imha edildiği operasyonlarda, 1 lav silahı, 4 makinalı, 4 keskin nişancı, 22 piyade tüfeği, 5 tabanca, 9 av tüfeği, 36 el bombası, 27 el yapımı patlayıcı (EYP), 201 kilogram patlayıcı madde, çeşitli çap ve türdeki silahlara ait 10 bin 250 mühimmat, çok sayıda örgütsel doküman, tıbbi ve yaşamsal gıda malzemesi ile 439 kilogram esrar ele geçirildi.

Açıklamada, terör örgütü PKK’nın kış üslenmesinin yerle bir edildiği, örgütün lojistik yapılanmasına da ağır darbe vurulduğu bildirildi.

Operasyonlar 10 bölgede devam ediyor

İçişleri Bakanlığınca başlatılan Eren Operasyonları, Tendürek, Lice, Ağrı Dağı, Karlıova-Varto, Bagok, Mergelo, Mercan-Munzur, Amanoslar, Kazan Vadisi ve Gabar bölgeleri merkez olmak üzere 10 ayrı bölgede sürüyor.

ASELSAN Mobil Dijital X-Işını Cihazı CE belgesi aldı

Türk savunma sanayisi geliştirdiği teknolojilerle sağlık sektörüne desteğini sürdürüyor.

Türkiye’nin lider savunma sanayisi şirketi ASELSAN, Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığının “teknolojinin çift amaçlı kullanımı” konusunda ortaya koyduğu vizyon doğrultusunda askeri elektronik alanındaki bilgi ve tecrübesiyle sağlık teknolojilerine yönelik çalışmalar yürütüyor.

Şirket, Türkiye’nin sağlık sistemlerinde yerli teknoloji geliştirme stratejisine, sahip olduğu yüksek teknoloji, tasarım/üretim altyapısı ve insan kaynaklarıyla destek veriyor.

ASELSAN sağlık alanındaki çalışmalarından biri de Mobil Dijital X-Ray Cihazı Geliştirilmesi Projesi. Proje kapsamında, tıbbi görüntüleme cihazlarında sistem tasarımı, cihaz entegrasyonu ve test süreçleri alanlarında tecrübe kazanılması amacıyla askeri ve sivil gezici sağlık birimlerinde, sahra hastanelerinde ve kliniklerde kullanılmak üzere Mobil Dijital X-Ray Cihazı geliştirilmesi hedeflendi.

Mobil x ışını cihazları sağlık alanında etkin şekilde kullanılıyor. Barındırdığı mobilite özelliği sayesinde hastaların çekim odasına gitme zorunluluğu olmadan ve fazla hareket etmesine gerek kalmadan çekimleri sağlanıyor.

ASELSAN Mobil Dijital X-Işını Cihazı, Türkiye’nin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak geliştirildi ve CE belgesi ile tescillendi. Böylece cihazın sağlık, güvenlik ve çevre standartlarına uygunluğu belgelenmiş oldu.

ASELSAN mobil radyografi sistemleri konvansiyonel ve dijital sistemleri ile zor ve acil durumlarda en hızlı sonuca ulaşmayı sağlıyor. ASELSAN mobil x ışını ürün ailesi, sürüş algoritması, kolay x ışını kaynağı pozisyonlaması ve kullanıcı dostu arayüzü sayesinde rakiplerinden ayrılıyor.

Cihazın, 2020 yılı sonu itibarıyla prototip üretimine geçildi. 2021 yılı sonunda seri üretime başlanması ve 2022’de ticari olarak satışının yapılması hedefleniyor.

Üretilen prototipler, yakın zamanda klinik denemelerde kullanılmak ve geri bildirim toplamak üzere hastanelere gönderilecek.

Verimli ve güvenli çözüm

ASELSAN’ın yeni nesil mobil x ışını sistemi, hastalar için gelişmiş dijital görüntüleme teknolojisi sunuyor. Bu gelişmiş, taşınabilir sistemin odağında, yeni nesil kablosuz dijital dedektör yer alıyor.

Verimliliği fazla, görüntü kalitesi yüksek ve çok fonksiyonlu özgün tasarıma sahip cihaz, hızlı kurulum ve kolay görüntü incelemesiyle kullanıcının işini kolaylaştırıyor.

Kablosuz dedektörü ile daha doğru ve kolay pozisyonlamaya imkan veren cihaz, opsiyonel uzaktan kumandalı kablosuz infrared kontrolüyle maksimum radyasyon koruması sağlıyor.

Cihazın kullanım konseptinde bakımevleri, evler, araziler, klinikler, tutukevleri, askeri sahra operasyonları, yoğun bakım üniteleri, acil servisler, ortopedi servisleri veya röntgen cihazının hastaya götürülmesi gereken yer ve koşullar yer alıyor.

Pazar liderliği için yeni adımlar atılacak

ASELSAN, x ışını pazarında lider bir kuruluş olmak için de bir dizi çalışma yürütecek. Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü ile geliştirilecek görüntü işleme kütüphanesi mobil x ışını cihazına yakın zamanda entegre edilecek.

Vücut içinde x ışını saçılımı nedeniyle görüntü üzerindeki bulanıklaşmayı giderecek algoritmalar cihazlara aktarılacak.

Yapay zeka destekli akciğer hastalıkları tespiti, kırık kemik tespiti ve benzeri yardımcı sistemler cihaza entegre edilecek.

ASELSAN tarafından geliştirilen yeni yüksek voltaj jeneratör tasarımı cihazlarda kullanılacak.

ASELSAN Mobil Dijital X Işını Cihazı’nın seri üretim bandına girmesiyle bu alanda kazanılan bilgi ve birikimler diğer x ışını sistemlerine yöneltilerek “x ışını ürün ailesi” genişletilecek.

Bakan Karaismailoğlu, Çamlıca Kulesi’ni ziyaret etti: Avrupa’nın en yüksek kulesini inşa ettik

“İstanbul’u görüntü kirliliğinden kurtardık”

Karaismailoğlu, Çamlıca Kulesi’nin yüksekliğinin 369 metre olduğunu, deniz kotundan yüksekliğinin ise 580 metre olduğunu ifade etti.

Çamlıca’nın Türkiye için gurur, dünya için örnek projelerden biri olduğunu vurgulayan Karaismailoğlu, şu bilgileri verdi:

“İnşallah en kısa zamanda vatandaşımızla, tüm dünyayla bu kuleyi buluşturacağız. Kulede seyir terasları, dinlenme katları var. Burası İstanbul’u tepeden gören en yüksek yer. Daha önce burada bir sürü görüntü kirliliği yaratan metal direkler vardı. Bunların hepsini temizleyerek İstanbul’u görüntü kirliliğinden kurtarmış olduk ve yayın yapan tüm radyoları tek kulede birleştirmiş olduk.”

Karaismailoğlu, Çamlıca Kulesi’ni sık sık ziyaret ettiğini ve yürütülen çalışmalarla ilgili bilgi aldığını, sürecin hızlı bir şekilde ilerlemesi için çalışmaları hızlandırdıklarını belirtti.

Çamlıca Kulesi’nin ortak akılla yürütülen çalışmalardan biri olduğuna dikkati çeken Karaismailoğlu, şunları ifade etti:

“Ülkemizin her bir noktasında binlerce şantiyemiz, binlerce eserimiz var. Buralarda çalışan yüzbinlerce arkadaşımız var. Hepsinin emeği var. Ekip olarak ülkemizin, milletimizin, vatanımızın geleceği için hep birlikte emek veriyoruz. Bizim yaptığımız projeler yüzyıllarca kullanılacak projeler. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde, ülkemizin yüzyılını planlıyoruz. İnşallah bu güzel projeleri bitirip, vatandaşımızla buluşturacağız.”

“Turizm açısından da önemli bir eser”

Karaismailoğlu, Çamlıca Kulesi’nin uzun bir süre yapılan çalışmanın ardından ortaya çıkan çok değerli bir eser olduğuna işaret ederek, “Uluslararası yapılan bir yarışma sonucu tasarımı belirlen bir proje bu. Teknolojik açıdan, estetik bakımından çok önemli bir projedir. Güçlü ve kaliteli yayın yaparak radyoculuk sektörü de düzene konulmuş oldu.” değerlendirmesinde bulundu.

İstanbul’a turizm açısından da önemli bir eser kazandırdıklarını belirten Karaismailoğlu, seyir terasından İstanbul’un her bir yanının çok rahat görülebildiğine dikkati çekti.

Karaismailoğlu, Çamlıca Kulesi’nin panoramik bir kule olduğunu belirterek, Topkapı Sarayı, Sultanahmet gibi birçok önemli eserin buradan görülebileceğini bildirdi.

Sağlık Bakanı Koca: Yerinde karar dönemi ile kademeli normalleşeceğiz

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs ile mücadelede normalleşme sürecinin, 1 Mart itibarıyla belirlenen kriterler çerçevesinde 4 risk seviyesinde valilerin başkanlığındaki il hıfzıssıhha kurullarıyla başlayacağını bildirdi.

Koca, Twitter’dan yaptığı paylaşımda, “Normalleşme adımlarını titizlikle çalışıyoruz. Yerinde karar dönemi ile kademeli normalleşeceğiz. 1 Mart itibarıyla süreç, belirlenen kriterler çerçevesinde 4 risk seviyesinde valilerimizin başkanlığındaki il hıfzıssıhha kurullarımızla başlayacak.” ifadelerini kullandı.

WhatsApp zorunlu güncellemeyle ilgili detaylı bilginin yer alacağı uyarı mesajı yayınlayacak

WhatsApp, “Güncellememiz Hakkında Daha Fazla Bilgi” başlığıyla bir açıklama yayımladı.

Açıklamada, gelecek haftalarda WhatsApp üzerinde gizlilik politikası güncellemesiyle ilgili daha fazla bilgi sağlayan bir uyarı mesajı yayınlanacağı belirtildi.

Duyulan endişelerin giderilmesi için konuyla ilgili daha fazla bilginin verildiği ifade edilen açıklamada, okuyucu bu bilgiye yönlendiriliyor. Burada zorunlu güncellemeyle ilgili neyin değişeceği, neyin değişmeyeceği madde madde anlatılıyor.

“Kullanıcıların WhatsApp’ı kullanmaya devam etmeleri için bu güncellemeleri incelemelerini ve kabul etmelerini hatırlatmaya başlayacağız.” denilen açıklamada ayrıca kullanıcıların gizliliğinin ve güvenliğinin korunması konusunda kararlı olunduğu, kişisel mesajların daima uçtan uca şifreleneceği vurgulandı.

Gizlilik politikası ve hizmet şartlarında değişikliğe gideceğini açıklamasının ardından büyüyen tepki nedeniyle WhatsApp, 8 Şubat’ta yürürlüğe sokmayı planlandığı uygulamayı, 15 Mayıs’a ertelemek ve kullanıcılara yaptıkları değişiklikleri açıklamak için bir hasar sınırlama kampanyası yürütmek zorunda kalmıştı.

Şirket, kullanıcıların “WhatsApp Gizlilik Politikası” aramasıyla ilk sırada görünsün diye Google’a ödeme yaparak “Gizlilik Politikası ve Hizmet Şartları güncellemesinin arkadaşlarınız veya ailenizle olan mesajlarınızın gizliliğini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini açıklığa kavuşturmak istiyoruz.” mesajını yayınlatmıştı.

WhatsApp, Türkiye’de de çok sayıda kullanıcısını, başta BiP olmak üzere diğer mesajlaşma uygulamalarına kaptırmıştı.

İran ile ABD arasında yenilenmiş ‘akıllı’ diplomasi dönemi

ABD’de 20 Ocak’ta başkanlık görevini devralan Joe Biden ile İran arasında yenilenmiş bir nükleer diplomasi süreci başladı. Biden’ın seçim kampanyası boyunca Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na (KOEP) geri döneceğinin sinyallerini vermesi ve akabinde oluşan iyimser hava, yerini anlaşmaya geriş dönüş için İran’ın yeniden başladığı nükleer faaliyetlerini ilgili KOEP hükümleri uyarınca derhal durdurması ön koşulunu sunmasıyla birlikte belirsizliğe bıraktı. Taraflar arasında “KOEP yükümlülüklerini önce kim yerine getirecek” tartışmaları hâkim olurken İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, son olarak anlaşmaya Avrupa Birliği (AB) arabuluculuğunda “senkronize ve koordineli bir geri dönüş” çağrısında bulundu. [1] Öte yandan Biden’ın bu senkronize geri dönüş çağrısını da reddetmesi, Biden’ın İran’la nükleer sorunu çözme konusundaki istek ve ciddiyetinin sorgulanmasına yol açtı.

“Biden döneminde KOEP canlandırılabilir ve İran yaptırımları kaldırılabilir mi?” sorusunun cevabı Biden’ın tutumunda değil, yeni dönem “müzakere ortamının dinamiklerinde” ve iki taraf arasındaki “pazarlık gücü dengelerinde” aranmalı. Hakikat şu ki 2013 yılında müzakeresine başlanan KOEP ile 2021 yılında yeniden uygulamaya konması beklenen KOEP temelde aynı anlaşma değil. Pazarlığa taraf olan aktörler, bu aktörlerin üzerinde uzlaştıkları temel pazarlık meselesi ve pazarlık sonrası anlaşma sürecine ilişkin deneyimler anlaşmayı bambaşka bir boyuta taşıdı. Dolayısıyla Biden yönetiminin anlaşmaya karşı sergilediği ikircikli tutumu ve anlaşmanın geleceğini doğru okumak için söz konusu pazarlık dinamiklerine göz atmak şart.

KOEP’in üç dönemi

Uluslararası anlaşmaların başarısı, söz konusu anlaşmaları doğuran pazarlık ortamına içkin dinamiklere bağlıdır. Pazarlığa taraf olan aktörler, bu aktörlerin üzerinde uzlaştıkları temel pazarlık meselesi ve pazarlık sonrası anlaşma sürecine ilişkin deneyimler değiştikçe, söz konusu anlaşmanın başarısına dair projeksiyonlar da değişecektir.

Bu bağlamda KOEP’i kendisini doğuran pazarlık ortamında 2013 ve 2021 arasında gerçekleşen köklü değişimler sebebiyle son derece çetrefilli bir uluslararası anlaşma olarak tanımlamak mümkün. Öyle ki anlaşma sadece sekiz yıl içinde üç farklı dönemden geçti: 2013-2017 vizyoner diplomasi dönemi; 2018-2020 maksimum gerileme dönemi; 2021 sonrası yenilenmiş “akıllı diplomasi” dönemi.

2013-2017: Vizyoner diplomasi dönemi

KOEP, ikili ilişkiler tarihi iniş çıkışlarla dolu olan ABD ve İran’ın o dönem elverişli iç siyasi ortamları sayesinde nükleer kriz üzerinden ikili ilişkileri olumlu bir zemine çekmek amacıyla açtıkları son derece özel ancak kısa soluklu bir fırsat penceresinin ürünü.

Anlaşma vizyonu, ABD’deki Obama hükümetinin, 1979 devrimiyle benimsediği “uluslararası revizyonist devlet modeli” sebebiyle uluslararası ve bölgesel arenada ortak çıkar paydasında buluşamadığı İran’ı birtakım ekonomik ve siyasi teşviklerle içeriden kademeli olarak dönüştürme ve bu ülkeyi temel ABD çıkarlarıyla uyumlu uluslararası sistemin meşru ve etkin bir parçası haline getirme idealine dayanır.

İran tarafında ise bu vizyona, uluslararası sistemin normları ve bileşenleriyle nispeten uyumlu, uluslararası müzakere fikrine ilkesel olarak açık, İran’ın şehirli orta sınıf kültürünü temsilen iş başına gelmiş ve İran siyasetinde pragmatist-reformcu siyasi ittifakın geleceği açısından ümit vadeden ılımlı Ruhani hükümeti eşlik etti. Dönemin en öne çıkan özelliği, İran dış politikasının, Ortadoğu dosyası bölgede askeri hareketliliğini artıran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından, nükleer dosya ise pragmatistler tarafından uygulanacak şekilde adeta iki aktörlü ve iki vizyonlu bir dış politika gibi yürütülmesiydi. Amerikalı demokratlar ise tüm siyasetçileri, bürokratları ve bölge uzmanlarıyla birlikte topyekûn bu ayrıma göz yumdu; İran’ın Yemen ve Suriye’deki askeri faaliyetleri dünya gündeminden kasıtlı olarak uzak tutuldu ve nükleer müzakere ikili ilişkilerde güçlü bir “tarihi anlaşma” söylemiyle sahneye konuldu.

2018-2020: Maksimum gerileme dönemi

Trump yönetimi Obama’nın İran’ı revizyonist dış politikasını kontrol altına almak için kendi safına çekme stratejisine yüz seksen derece ters bir politika benimsedi: Maksimum baskı politikası. Bu politika, Obama ve Ruhani yönetimlerinin üzerinde uzlaştıkları temel anlaşma meselesini, anlaşmanın bir diğer aktörü olan İran’ı ve iki ülkeyi çevreleyen müzakere ortamını maksimum ölçüde dönüştürdü.

İlk olarak Trump, İran’ın iki dosya halinde seyreden çelişkili dış politikasını tek bir dosya halinde ve bütüncül bir yaklaşımla ele almak gerektiğini savundu. Nitekim göreve geldikten kısa bir süre sonra sadece nükleer silahlanmaya odaklanan KOEP’i İran nükleer taahhütlere uymadığı için değil, DMO’nun Ortadoğu’daki Şii milisleştirme faaliyetlerinden duyulan endişe sebebiyle feshetti.

Bu durum, İran’ın nükleer silahlanma sorununa, başlı başına önemli bir mesele olan DMO’nun Ortadoğu stratejisinin de eklemlenerek gelecekte yeniden müzakere edilmesi anlamını taşıyordu. İkinci olarak, Trump ağır ekonomik yaptırımlarla diğer aktörün içeriden değişmesini bekliyordu. Bu ise ekonomik bunalım altında ezilen İran halkının askeri muhafazakarları ve pragmatist-reformcularıyla birlikte yönetimi içeriden alaşağı edeceği topyekûn bir rejim değişikliği anlamına geliyordu.

Ancak Trump rejim değişimlerine ilişkin temel bir ön koşulu göz ardı ediyordu: Rejimler halk istediği zaman değil, söz konusu halk rejime karşı askerin desteğini arkasına aldığı zaman değişir. İslam Cumhuriyeti’nin bekasını içeriden ve dışarıdan korumakla mükellef ve bu yükümlülüğün sağladığı ekonomik ve siyasi olanaklardan faydalanan ideolojik bir ordunun mevcut rejime sırtını dönmesi kısa vadede pek olası görünmüyordu. Nitekim maksimum baskı politikası rejimi çökertemediği gibi askeri muhafazakâr kanadı güçlendirdi ve İran halkı nezdinde pragmatist-reformist siyasetin kategorik olarak reddiyle sonuçlanabilecek bir işlevsizlik tartışmasına yol açtı. Son olarak, Trump’ın anlaşmadan çekilmesi, İran’a yönelik ağır ekonomik yaptırımlar uygulaması, dünyayı şaşkına çeviren Kasım Süleymani suikastı, İran’ın ABD’ye ve KOEP’e yönelik güvensizliğini artırdı. Anlaşmanın uygulama sürecinde yaşanan bu devasa krizler anlaşmayı ve tarafları içine alan ikili müzakerenin bekası için gereken güven ortamını temelinden sarstı.

2021 sonrası: Yenilenmiş “akıllı diplomasi” dönemi

Biden yönetimi iş başına geldiğinde KOEP konusunda zannedilenden daha da büyük bir enkaz devraldı. Öncelikle, KOEP’te üzerinde uzlaşılan temel anlaşma meselesi nükleer faaliyetlerken, Biden’ın devraldığı mesele yalnızca bu konu olmaktan çıktı ve İran’ın nükleer programından balistik füze programına, Ortadoğu’daki Şii milisleştirme çabalarından bölge ülkeleriyle ilişkilerine uzanan dallanıp budaklanmış bir “meseleler paketine” dönüştü. Üstelik Biden’ın bu meseleler paketinin müzakeresi için masaya oturacağı İran aktörü de değişecek gibi duruyor. Zira Haziran 2021’de gerçekleşecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İran’da askeri muhafazakâr kanadı temsilen asker kökenli bir cumhurbaşkanının göreve gelmesi kuvvetle muhtemel. Son olarak, anlaşmanın güven zemininde oluşan çatlaklar Biden diplomasisi için büyük sorun teşkil ediyor. Öte yandan Biden olumlu seçim vaatlerinin aksine hakikatte nasıl bir enkaz devraldığının farkındaydı. Nitekim Eylül ayında bizzat kendisinin kaleme aldığı bir görüş yazısında “İran’a karşı sert durmanın daha akıllıca bir yolu var” ifadelerini kullanmıştı. [2] Buna göre, Biden ilkesel olarak diplomatik müzakerelere açık olmakla birlikte mevcut hakikatin gerekliliklerine uygun ılımlı ve zorlayıcı stratejileri kaynaştıracağı bir “akıllı güç” stratejisi uygulayacaktı. İşte bu strateji, iki ülkenin bu yeni pazarlık ortamındaki güç dengelerinin hassas bir şekilde yeniden ele alınmasına dayanıyor.

Biden karşısında İran’ın pazarlık gücü

Biden döneminin devraldığı pazarlık ortamının dinamiklerine bakıldığında İran ile ABD arasındaki pazarlık gücü dengelerinin zannedilenin aksine İran lehine seyrettiğini görüyoruz. Bu bağlamda İran’ın elinde tuttuğu üç pazarlık kozundan söz edilebilir:

İlk olarak, uluslararası pazarlık süreçlerinde gözlemlenen şu ki; iç siyaset düzleminde eli bağlı olanın uluslararası pazarlık düzleminde eli güçlü olur. Bugün askeri ve dini muhafazakarların çeşitli kurumlar vasıtasıyla siyasi gücü elinde tuttuğu bir İran devlet erki tarafından dört koldan sıkıştırılan bir ılımlı Ruhani hükümeti görüyoruz.

ABD’li demokratlar ve İranlı ılımlılar arasında gerçekleşecek olası bir nükleer diplomasi sürecine kendi ağırlığını koymak isteyen İranlı muhafazakârlar çoğunluğunu kendilerinin oluşturduğu İran meclisinde Aralık ayında “Yaptırımların Kaldırılması ve İran Ulusunun Çıkarlarının Korunması için Stratejik Eylem Planı” başlıklı bir yasa geçirdi. Anayasayı Koruyucular Konseyi’nce de onaylanan yasa, KOEP tarafından yüzde 3,67 ile sınırlandırılan uranyum zenginleştirme seviyelerinin en az yüzde 20’ye çıkarılmasını ve halihazırda zenginleştirilmiş uranyum stoklarının artırılmasını öngörüyordu. [3] Aynı yasa İran’ın bankacılık ve petrol sektörünü vuran ABD yaptırımları Şubat ayına kadar kaldırılmadığı takdirde Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması Ek Protokolü’nden çekilerek nükleer tesislere yapılacak tüm uluslararası denetimleri sınırlandıracağını söylüyordu. [4] Zarif, İran meclisinin çıkardığı yasanın ve askeri muhafazakarların birkaç ay içerisinde yönetime gelme ihtimalinin Biden yönetiminin nükleer faaliyetleri durdurma talebine karşı elini kolunu bağladığını, öte yandan Biden’ın iç siyasette bu tür bir engelle karşılaşmadığı için devlet başkanı olarak proaktif bir hamleyle yaptırımların kaldırılmasına yönelik kararname çıkarabileceğini ve nükleer anlaşmayı canlandırabileceğini ima ediyor. Biden yönetimine uzlaşma için fırsat aralığının dar olduğu ve “bizimle en azından senkronize adımlarla anlaşmak zorundasın, yoksa fırsatı kaçırabilirsin” diyen ve askeri muhafazakarların kısıtlamalarıyla tam koordineli hareket ederek dışarıda pazarlık gücünü pekiştiren bir pragmatist İran hükümeti görüyoruz. Bu kozu kullanarak “KOEP yükümlülüklerine önce kim geri dönecek” çekişmesinde geri adım atmıyor, sorumluluğu karşı tarafa bırakıyor.

İran’ın kullandığı ikinci büyük koz hızlandırdığı nükleer faaliyetler. Uranyum zenginleştirmesinin anlaşma öncesi dönemlerdeki gibi yüzde 20’lik seviyelere taşınması İran’ın nükleer silah üretme kapasitesi için ihtiyaç duyduğu sürenin ciddi ölçüde kısaldığı anlamına geliyor. Nitekim ABD ve bölge ülkeleri arasında İran’ın 6 ay içerisinde nükleer silah üretme kapasitesine ulaşabileceği yönündeki endişeler yükseldi. [5] Bu durum, Biden yönetimini uzlaşma yolunda hızlı hareket etmeye zorlayacak ciddi bir koz olarak karşımıza çıkıyor.

İran’ın üçüncü pazarlık kozu ise Trump döneminde ekonomik yaptırımların gereğinden fazla kullanımı. Uluslararası camia nezdinde, ABD anlaşmadan çekilerek ağır yaptırımlar uyguladığı için şaibeli, İran ise yaptırımların doğurduğu insani maliyetler sebebiyle mağdur görünüyor. ABD yaptırımlarının özellikle yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını sırasında yarattığı insani sıkıntıları uluslararası camiada kendi lehine kullanan bir İran görüyoruz. Öyle ki İran’ın yaptırımların insani maliyetine ilişkin 2018 yılında Uluslararası Adalet Divanı’na yaptığı dava başvurusu kabul edildi. Mahkeme ABD yaptırımlarının İran’ın tıp, ilaç, sivil havacılık, yiyecek ve tarım ürünleri sektörlerine dolaylı yoldan kısıtlamalar getirdiğini ve yaptırımların kaldırılmasına yönelik bir dava görebileceğini ifade etti. [6] Bu durum, ağır ekonomik yaptırımların uluslararası meşruiyetinin halihazırda sorgulanmaya başladığı anlamına geliyor.

İran’ın elindeki bu üç koza karşılık Biden yönetimi elinde tek bir koz tutuyor: Ekonomik yaptırımlar. Biden’ın Zarif’in önerdiği AB arabuluculuğunda senkronize hareket planını reddetmesi Biden yönetiminin iddia edildiği gibi Trump yönetiminden farklı olmaması değil, halihazırda pazarlık gücünün nispeten düşük olduğunun bilincinde olması ve elindeki tek yaptırım kozunu henüz harcamak istememesinden kaynaklanıyor. Biden İran ile nükleer sorunu çözme konusunda isteklilik ve ciddiyet sergiliyor. Bunu Obama dönemi nükleer müzakere süreçlerinde etkin rol almış Antony Blinken, Jake Sullivan ve Robert Malley gibi isimleri kritik pozisyonlara atamasından anlıyoruz. Öte yandan bu istekli yönetim, son sekiz yılda radikal dönüşümlerden geçen pazarlık ortamının hakikatinin de farkında. İran karşısında eli nispeten güçsüz, yine de çözüm odaklı, gerçekçi ve temkinli olarak tanımlayabileceğimiz akıllı bir diplomasi stratejisi kurguluyor. Peki Biden döneminin bu akıllı diplomasi stratejisinde öne çıkabilecek olası senaryolar neler?

KOEP’in geleceğine ilişkin olası senaryolar

Biden yönetimi döneminde KOEP’in geleceğine ilişkin birbiriyle bağlantılı şu senaryolar göze çarpıyor:

Biden yönetimi KOEP’e ilişkin iki aşamalı bir süreç öngörüyor. Biden’ın birinci aşama önceliği İran’ın hız kazanan nükleer faaliyetlerini derhal durdurmak ve nükleer silah üretme kapasitesi için gereken süreyi olabildiği kadar uzatmak. Biden, ön planda her ne kadar yaptırımları kaldıracak ilk adımı atmak istemese de kritik pozisyonlara atadığı isimler aracılığıyla arka planda İran’ın ılımlı hükümetini ilk adımı atma ve Haziran seçimlerine kadar anlaşmaya dönme konusunda ikna etmeye çalışıyor. Biden bu bağlamda bazı yaptırımları hafifletmek zorunda kalabilir, ancak yaptırımların hepsini birden kaldırması olası görünmüyor. Zira elindeki tek kozu parça parça ve ihtiyatlı kullanmak zorunda.

Öte yandan anlaşmanın Haziran itibarıyla başlaması beklenen ikinci aşaması yaptırımların neden ilk aşamada tamamının kaldırılamayacağına ilişkin daha detaylı ipuçları sunuyor. Biden yönetiminin planı, kapsamlı bir takip anlaşması hazırlamak. Takip anlaşması, Trump yönetiminin nükleer programa ek olarak geri döndürülemez bir şekilde dünya gündemine taşıdığı balistik füze programı, İran’ın Ortadoğu’daki Şii milisleştirme faaliyetleri ve bölge ülkeleriyle ilişkileri içeren toplu meseleler paketinin ABD, AB, İran ve bölge ülkelerinin de katıldığı bir uluslararası platformda müzakere edilmesini öngörüyor. Biden yönetimi takip anlaşması için Haziran seçimlerini bekliyor. Zira bu son derece kapsamlı anlaşma sürecinde yeni müzakere ortağı İran’ın Haziran seçimleriyle göreve gelecek yeni hükümeti olacak. Söz konusu takip anlaşması, temel anlaşma meselesinin birden fazla olması, müzakerelere taraf olacak aktörlerin sayıca artması ve İran’daki iç siyasetin anlık belirsizliği sebebiyle çok daha çetrefilli ve uzun soluklu bir sürece dönüşeceğe benziyor. Biden yönetimi bu uzun soluklu, çok aktörlü ve çok temalı yeni pazarlık sürecinde yaptırımları parça parça kaldırma vaadiyle pazarlık sürecini yönetecek gibi görünüyor.

Bu göstergelere bakarak, Biden’la başlayan yenilenmiş akıllı diplomasi döneminin istekli ve çözüm odaklı; ancak dönüşen pazarlık ortamının dinamikleri ve iki tarafın pazarlık gücünde yaşanan dönüşümler sebebiyle zorlu ve temkinli hamlelerle ilerleyeceğini beklemek mümkün.

[İran dış politikası, güvenlik ve askeri kültürü, Ortadoğu’da Şii jeopolitiği ve Direniş Ekseni konularına odaklanan siyaset bilimci Dr. Ezgi Uzun Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisidir]

[1] https://www.aljazeera.com/news/2021/2/2/us-wont-budge-on-iran-nuclear-deal-position-official

[2] https://edition.cnn.com/2020/09/13/opinions/smarter-way-to-be-tough-on-iran-joe-biden/index.html

[3] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/iranin-nukleer-faaliyetlerini-hizlandiracak-yasa-tasarisi-hukumetin-itirazlarina-ragmen-onaylandi/2063328

[4] Ibid.

[5] https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2021/02/iran-breakout-energy-israel-steinitz-blinken-months-fissile.html

[6] https://www.rferl.org/a/iran-us-sanctins-case-un-top-court-heaing-hague/31084539.html

Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde Regaip Kandili idrak edildi

İslam dünyası için büyük öneme sahip üç aylardan, recep ayının ilk perşembe gününü cumaya bağlayan gecesi olan Regaip Kandili, İstanbul’da da idrak edildi.❮❯

İstanbul’da Regaip Kandili idrak edildi

Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Regaip Kandili dolayısıyla çeşitli etkinlikler düzenledi. Bu kapsamda Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi‘nin ibadete açılmasının ardından ilk Regaip Kandili programı düzenlendi.

Regaip Kandili Özel programı

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın kıldırdığı yatsı namazının ardından başlayan ve pandemi kurallarına dikkat edilen “Regaip Kandili Özel” programında, ilk olarak Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin dört mahfilinde dört sela okundu.

Selanın ardından Kur’an-ı Kerim tilaveti gerçekleştirildi ve Mevlid-i Şerif okundu. İlahilerin söylendiği ve salavatların getirildiği programda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, hidayet ve rahmet kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in indirildiği ramazan ayını müjdeleyen mübarek üç ayların başladığını hatırlattı.

Regaip gecesi dolayısıyla bir araya geldiklerini belirten Erbaş, “Fatih Sultan Mehmet Han’ın yadigarı Ayasofya Cami Şerifi’nden, Akşemsettin Hazretleri’nin kürsüsünden sizleri selamlıyorum. ‘Regaip’ kelimesi, ‘bağış’, ‘ilahi ihsan’ ve ‘arzu edilen sevap’ anlamında kulun Allaha rağbet etmesini ve O’na yönelmesini’ ifade etmektedir. Müslümanlar olarak her yıl içtenlikle yaptığımız dualar, samimi tövbeler ve ibadetlerle ihya ederek huzur bulduğumuz Regaip gecesi, bizlere tüm rağbetimizi Rabb’imize yöneltmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır.” diye konuştu.

İnsanın değerinin arzu ettiklerinde gizli olduğuna dikkati çeken Erbaş, arzu ve isteklerinin aynı zamanda istikametini belirlediğini ve müminlerin kendilerini doğru yola iletmesi için günde 40 kez namazda Fatiha suresinde Allah’a niyazda bulunduğunu dile getirdi.

Erbaş, bu geceyi kendilerine sunulmuş olan son bir fırsatmış gibi görmek gerektiğini ifade ederek, şöyle devam etti:

“Tüm istek ve arzumuzu Rabb’imize ve onun rızasına yönelterek hayatımızı, davranışlarımızı ve istikametimizi kapsamlı bir muhasebeye tabii tutalım. Nerede olduğumuzu, nerede durduğumuzu, nasıl yaşadığımızı ve nereye doğru yol aldığımızı soralım kendimize. Ve Rabb’imizin şu ayetini hatırlayalım: ‘Ey iman edenler, Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.’ Hz. Ömer’in dediği gibi yapalım. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekelim. Mahşerde mizana bırakmadan amellerimizi kendimiz tartalım. Mümin, nefsini Allah adına hesaba çeken kimsedir. Dünyada nefsini hesaba çekenlerin ahirette hesapları daha kolay olacaktır inşallah.”

Prof. Dr. Erbaş, konuşmasında ayet ve hadislere yer vererek, İslam’ın insanlara “zaman bilinci” kazandırmak üzere hayatı zamana göre planladığını ve namaz, oruç, zekat, hac ve birçok ibadetin hep zamanın kıymetini ve önemini hatırlattığına vurgu yaptı.

Erbaş, zor bir zamandan geçilen şu günlerde hayatlarını “hayırda yarışmak” ve “iyilik yolunda koşturmakla” değerli kılma tavsiyesinde bulunarak, hayatı ve zamanı değerli kılacak hususun iyilik olduğuna dikkati çekti.

Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de “Öyleyse hayırlarda yarışın”, buyurduğunu dile getiren Prof. Dr. Erbaş, şu değerlendirmede bulundu:

“İmtihan dünyasının sonunda varacağımız yer Rabb’imizin huzurudur. Onun huzuruna iyiliklerle, güzelliklerle varmak gerekir. İyilik ve hayırda yarışmak, bir takva alametidir. Allah’a karşı sorumluluk şuurumuzun ifadesidir. Bizleri Allah’ın rızasına ve cennetine kavuşturacak olan değer, takva bilincidir. O’nun rızasını gözeterek yapacağımız iyiliklerdir. Allah bizden takva şuuru istiyor. Bizlere hayırda yarışmak ve iyilik yolunda koşuşturmak gibi bir sorumluluk yüklüyor. O halde içinde bulunduğumuz şu rahmet mevsiminde, zor durumda olan kardeşlerimizin yanında olalım. Yetimin elini tutalım. Öksüze sırdaş olalım. Yoksula yoldaş olalım. Mazlum ve mağdura kardeş ve tüm insanlığa iyilik yolunda rehber olalım.”

Üç ayların başlangıcı olan şu günlerde ve Regaib gecesinde gayelerinin kulluk bilincini kuşanmak olması gerektiğini anlatan Prof. Dr. Ali Erbaş, şunları kaydetti:

“İnsanın Allah’a kulluktan uzaklaşması, gayesini ve istikametini kaybetmesi demektir. İşte bu sebeple Rabb’imiz ölüm gelinceye kadar kulluk bekliyor bizden. İnsanlığın ve İslam aleminin savaşlar ve salgın hastalıklarla ve pek çok kötülükle, musibetlerle, felaketlerle, karşı karşıya kaldığı bir süreçten geçtiği şu günlerde bizlere düşen görev, sabrı kuşanmak, musibetler karşısında direnç göstererek ve zorluklarla mücadele etmektir. Asla yılmadan ve umutsuzluğa düşmeden istikamet üzere sebat etmektir. Sabırla, azimle, yılmadan mücadele etmektir. Rabbimiz, şu imtihan dünyasında sabrı kuşanan, sabırda yarışan ve zor zamanlarda dayanışma içinde olan kullarını, ebedi âlemde sınırsız mükafatlarla müjdelemektedir.”

İnsanoğlunun fıtratı gereği zayıf ve aceleci oluşu sebebiyle zaman zaman karamsarlığa ve ümitsizliğe sürüklenebildiğini belirten Erbaş, fakat Allah’a gönülden iman eden bir mümin için asla ümitsizlik söz konusu olmadığını dile getirdi.

Erbaş, insanların üzerlerine düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirip halimizi Allah’a arz ederek ve O’nun merhametine iltica ettikleri sürece Allah’ın onları bütün zorluklardan ve sıkıntılardan çıkış imkanı yaratacağını söyledi.

Bu mübarek günler ve vakitlerin, Allah’ın ihsan ve inayetini talep etmek için en güzel fırsatlar olduğuna dikkati çeken Erbaş, “Bu gecelerde, Regaip Gecesi’nde andından gelecek Miraç, sonra gelecek Berat Gecesi’nde, Kadir Gecesi’nde ve ramazan gecelerinde ellerimizi açıp rabbimize yalvarmamız, ibadetlerimize yoğunlaşmamız, inşallah kurtuluşumuza vesile olacaktır. Dua, sonsuz kerem sahibi olan Allah’ın huzurunda kendimize yer bulmaktır. Dua, vermekle mülkünden hiçbir şeyin eksilmediği Yüce Rabb’imizin huzurunda, insanın neyi, nasıl isteyeceğini bilmesidir. Dua, kulun kendisine verilenlerin farkında olarak ihsan sahibine şükretmesidir.” ifadelerini kullandı.

Bu mübarek günler ve gecelerin, kendileri için en güzel dua ve şükür vesilesi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ali Erbaş, bu geceyi ve mübarek üç ayları fırsat bilerek ellerini ve kalplerini Allah’ın engin mağfiretine ve rahmetine yöneltme tavsiyesinde bulundu.

Tövbenin önemine de değinen Erbaş, “Rabb’imizle irtibatımızı yeniden sağlayan, kalplerimizi tezkiye eden ilahi bir ikramdır. İşte bundan dolayıdır ki Rabb’imiz bizi tövbeye davet ediyor. İçten, samimi ve halisane bir tövbe. Tövbe aynı zamanda Allah’ın sevgisine mazhar olmaktır. Rabb’imiz tövbe edenleri ve günahlardan temizlenenleri sevdiğini söylüyor. Müminin gayesi, Allah’ın sevgisine kavuşmak olmalıdır.” değerlendirmesinde bulundu.

Tüm inananların Regaip Gecesi’ni tebrik eden Erbaş, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

“Bu rahmet gecelerini fırsat bilip samimi tövbelerimiz ile Rabb’imize yönelerek iç dünyamızı ve sosyal hayatımızı yeniden imar edelim. Şu bereketli üç ayları kavli ve fiili dualarımızla kulluk ve kardeşliğimizin tahkimine, birlik ve beraberliğimizin güçlenmesine vesile yapalım.”

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mehmet Emin Maşalı, programın sonunda dua okudu.

Programa, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş ve Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan ile çok sayıda vatandaş katıldı.

Ermeni güçlerinin döşediği mayının patlaması sonucu bir Azerbaycanlı öldü

Azerbaycan Başsavcılığından yapılan açıklamada, patlayan mayının, işgal döneminde Ermenistan askerlerince döşenen antitank mayını olduğu ifade edildi.

Daha önce de Ermenistan güçlerinin döşediği mayınların patlaması sonucu Azerbaycanlı sivil ve askerler yaşamını yitirmişti.

Türkiye F-35 programındaki haklarını korumak için ABD’de girişimlerde bulunacak

Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı iştiraklerinden SSTEK Savunma Sanayi Teknolojileri AŞ, Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programındaki haklarını korumak amacıyla ABD‘de yapacağı girişimlere yönelik stratejik ve hukuki danışmanlık hizmeti almak için uluslararası hukuk şirketi Arnold&Porter ile anlaşma imzaladı.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, uluslararası hukuk şirketi Arnold&Porter ile SSTEK arasında yapılan anlaşma, Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programında kalmasını sağlamaktan ziyade, bugüne kadar doğan haklarının aranmasına yönelik hukuki danışmanlık hizmetlerini kapsıyor.

Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, konuya ilişkin daha önce yaptığı açıklamalarda, Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasını “tek taraflı ve hukuksuz” olarak nitelemiş ve ülkenin haklarının korunması konusunda her türlü adımın atılacağını belirtmişti.

Türkiye’nin program dışında bırakılmasıyla resmi olarak teslimatı yapılan uçaklar fiilen verilmedi ve bunların bedelleri de geri ödenmedi. Anlaşma, bu kapsamda “Türkiye’nin hukuki haklarının peşinde olacağı” söylemi doğrultusundaki girişimlerin bir parçası olarak hayata geçirildi.

Türkiye’nin programa dönmesi veya dışında kalması ise bu girişimden bağımsız değerlendirme ve kararlara bağlı olarak şekillenecek.

SSTEK, savunma, havacılık, uzay ve anayurt güvenliği alanlarında faaliyet göstermesi amacıyla kuruldu. Bu çerçevede şirket, mevcut kamu ve özel sektör firmalarıyla koordineli çalışarak, Türk savunma sanayisinin teknoloji, ürün, hizmet, kabiliyet ve kapasitesinin artırılmasını hedefliyor.